Yazarlar



Yazarlar

 

 

Yazarın 1906'da çekilmiş fotoğrafı

 

Franz Kafka

 

Franz Kafka modern dünya edebiyat’ının sembolik ve özgün yazarlarından biridir. Temmuz 1883’te Prag’da ufak moda eşyalar satan bir dükkan işleten Hermann ve Julie Kafka’nın 6 çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölmüştür. 3 kız kardeşi de kendinden uzun yaşamıştır. Hukuk okumuş, boş zamanlarında yazmaya başlamıştır. Yazıları, ilk olarak Betrachtung, 1912 yılından itibaren yayımlanmaya başlamıştır. Kafka’nın duygusal deneyimleri ve ailesiyle olan ilişkileri eserlerinde özellikle günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. Babaya Mektup’ta (Almanca: Brief an den Vater) Kafka’nın bakış açısından babasıyla olan ilişkisi gözükmektedir. Hayatta olduğu süre içerisinde 7 kitap yazmıştır, bunların yanında 3 tamamlanmamış roman ve bir çok mektup ve günlük bırakmıştır gerisinde. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’dan öldüğünde tüm bu eserlerini yakmasını istemiştir. Max Brod’un Kafka’nın bu isteğini yerine getirmemesi sayesinde bugün bu eserleri okuma şansına sahipiz. Kafka tüm eserlerini Almanca yazmıştır. Kafka modernist yazar olarak görülmektedir. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma ve sorumluluk ayrıca otoriteye bireysel karşı koyma gibi temaları işlemiştir. Kafka’nın en tanınmış eserleri Dava, Şato ve Dönüşüm ‘dür. Kafka 3 temmuz 1924’te verem’den ölmüştür.

 

 

 

 

 

Rainer Maria Rilke

 

Babası Josef Rilke (1838–1906) Alman kökenli bir demiryolu memuru, annesi ise Praglı zengin bir aileye mensuptu. Çok hırslı ve kaprisli bir kadın olan annesi oğlunu kendi özlemleri doğrultusunda yetiştirmek istedi. Altı yaşına gelinceye kadar kız çocuğu gibi giydirilen Rilke, zayıf ve ince ruhu nedeniyle annesinin bu tutumundan etkilenerek başta kadınlar olmak üzere insanlarla iletişim kuramaz hale geldi. Şiirlerinde çocukluk yıllarını bir yandan içtenlikle bir yandan da korku çağrışımlarıyla anlatmasının en büyük nedeni de budur.

Dokuz yaşına geldiğinde annesi ile babası boşandı ve Rilke annesinin yanında Viyana’ya gitmek zorunda kaldı. Babasının toplumda elde edemediği saygın yeri edinmek amacıyla 1886’dan sonra St. Pölten’e ve Bohemya’daki Maehrisch-Weisskirchen’de askeri okullara devam etti. Beş yıl sonra Linz Ticaret Akademisi’ne kaydını yaptırdı. Rilke’nin eğitimi bununla da bitmedi. Özel derslerin yanı sıra Prag’da edebiyat ve sanat tarihi de okudu. İlk şiirleri Yaşam ve Şiirler’in yayınlanması bu yıllarda oldu.

1896-99 yılları arasında öğrenimini Münih ve Berlin’de sürdüren Rilke, Münih’te yaşayan kadın şair Lou Andreas Salome ile tanıştı. Daha önceki yıllarda Nietzsche’nin aşık olduğu bu kadının Rilke’nin sanatçı kişiliğinin gelişmesinde büyük rol oynadığı belirtilir. Salome ile birlikte 1897’de Berlin’e, 1898’de Floransa’ya bir yıl sonra da Rusya’ya giden yazar, Rusya’da Tolstoy tarafından karşılanıp dönemin ünlü ressamı Pasternak ile tanışınca büyük mutluluk duydu. Kremlin’de tanık olduğu Ortodoks Paskalya Yortusu ve Rus halkının dindarlığı yazar üzerinde önemli etkiler bıraktı. İki yıl sonra yine Lou Andreas’la birlikte ikinci kez Rusya’ya giden Rilke, ülkenin güney bölümünü de dolaşarak yeniden Tolstoy’la buluştu. Bu geziden sonra ruh sağlığı bozulan yazarı terk edenler arasında Salome’de bulunuyordu.

Ressam Heinrich Vogeler’in çağrısına uyan Rilke, Worpswede’ye yerleşti ve 1901 yılında evlendi. Ancak bu evlilik sadece bir yıl devam etti. Boşanmasından bir süre sonra Rodin’in yaşamını yazmak amacıyla Paris’e gitti. Bir süre sonra da Rodin’in özel sekreterliğini yapmaya başladı. Hem Paris’teki yaşamı hem de Rodin’in kişiliği Rilke’nin yaşamında adeta dönüm noktasını oluşturdu. Rodin üzerinde araştırma yapmaktan çok onun sanatı ışığında Paris’teki yaşamını dile getirdiği Auguste Rodin, yazarın düzyazı türündeki ilk önemli yapıtıdır. Malte Laurids Brigge’nin Notları adlı romanını tamamladıktan sonra bir yıl boyunca Kuzey Afrika’yı dolaşan yazar, 1912’de Kontes Marie von Thurn und Taxis adlı bir soylunun Trieste yakınlarındaki Duino Şatosu’na yerleşti. 1909’da Paris’te tanıştığı Kontes, Lou’dan sonra Rilke’nin sanatını belirleyen ikinci güçlü kadın oldu ve yazar bu tarihten sonra yeni bir yaratıcılık sürecine girdi. Duino Ağıtlarını da burada yazdı. Birinci Dünya Savaşı yıllarını genellikle Münih’te geçirdi. Bir ara Viyana’daki savaş arşivinde çalışan yazar 1919’da İsviçre’ye, üç yıl sonra da Wallis Kontu’na ait olan ortaçağdan kalma Muzot Şatosu’na yerleşti. Orpheus’a Soneler’i burada yazdı.

1923 yılında Lösemiye yakalandı ve sağlığı giderek bozuldu. 51’inci doğum gününü kutladıktan birkaç hafta sonra 29 Aralık 1926’da Montreux yakınlarındaki Valmont’ta hayata gözlerini kapattı.

 

 

 

 

 

Jack London

 

 

San Francisco’da John Griffith Chaney adıyla 12 Ocak 1876’da doğan Jack London, insanın doğaya karşı hayatta kalma mücadelesini anlattığı romanlarıyla tanındı. Gezgin bir astrologun oğluydu ancak annesi hamile kaldığında, babası bu çocuğun kendisinden olmadığını düşünerek onu reddetti. Jack doğduktan sonra annesi bir marangozla evlendi. Ailesiyle birlikte 1880’de Kalifornia’dan Alamada’ya göç ederek bir çiftliğe yerleşti. Bir süre sonra üvey babası Oakland’da pansiyon işletmeciliğine başladı London da gazete dağıtıcılığı yaparak ailesinin bütçesine katkıda bulunuyordu.

İlk okulu 13 yaşında bitirerek bir konserve fabrikasına işçi olarak giren Jack London, iki yıl sonra bir kayık aldı ve sahilde istiridye çalmayı alışkanlık haline getirdi. Deniz merakı istiridye çalmaktan ibaret değildi elbette. Genç London 17’sine geldiği 1893 yılında bir fok balığı gemisine tayfa olarak yazıldı. Aynı yıl bu gemide yaşadığı deneyimleri öyküleştirerek Japonya Açıklarında Tayfun adıyla edebiyat yarışmasına katıldı ve kazandı.

Sık sık iş değiştiren yazar, bir elektrikçinin yanında çırak olarak çalıştığı sırada her şeyi geride bırakmaya ve hiçbir amacı olmaksızın Amerika’yı bir baştan bir başa dolaşmaya karar verdi. 1896’da üniversite eğitimi almak istedi. Berkeley Üniversitesi’nin giriş sınavlarına katılarak başarılı oldu. Öykülerinin yanı sıra gazetelere siyasal ve ekonomik sorunları dile getirdiği makalelerini göndermeye başladı. İnsanın insanca yaşamasını sağlayacak sistemin sosyalizm olduğuna inana ve bu düşüncesini makalelerinde dile getiren London, üniversitedeki muhafazakâr profesörlerin tepkisiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle eğitimini tamamlamadığı halde Berkeley Üniversitesi’ndeki eğitimini bıraktı. Yazarlık düşlerinin gerçekleşmediğine inandığı için 1897’de altın aramak üzere Alaska’ya giden London, ailesini de yaşadığı Oakland’a altın bulmakta başarılı olamadığı gibi bir de skorbüt hastalığına yakalanmış şekilde döndü. O yıllarda kendisine posta idaresince sunulan iş teklifini yazarlık tutkusu tarafından geri çevirdi.

20. yüzyılın ilk yılında Kurt Kanı adlı kısa öykü derlemesini yayınlayan London, gerilim dolu öykülerine doğa olaylarını romantik bir tülle örtmeyip onları bütün vahşilikleriyle, olduğu gibi anlattı. Aynı yıl özel dersler vererek yaşamını devam ettiren Elizabeth Maddern adlı bir öğretmenle evlenerek iki çocuk babası oldu. Maddern – London çifti beş yıl sonra boşandı. Çok sayıda öyküsünün yanı sıra siyasal denemeler, sosyal ve eleştirel röportajlar kaleme alan yazarın sosyalist tutumu edebiyattaki insan imajıyla göze çarpacak biçimde zıtlık oluşturuyordu. Eserlerinde kadınlara yer tanımayan, erkek dünyasının propagandasını yaptığı gibi, kuvvetlinin gücünü ve beyaz ırkın üstünlüğünü savunuyordu.

Kısa roman denemesi “Vahşetin Çağrısı”nda efendisinden çalınan ve kızak çekme işinde kullanılmak üzere Alaska’lı bir adama satılan Buck adlı köpeğin maceralarını anlattı. Bu eserin kahramanı Buck, vahşetin yasasını derinleştirerek bir kurt sürüsünün lideri haline gelmiş ve güçlünün dünyadaki hakimiyeti ortaya çıkmıştır.

Aynı yıl yazdığı Deniz Kurdu adlı öyküsünde ise yaşam kavgasının bütün dehşeti gözler önüne serilir. Yanında çalışanların yanı sıra bütün insanlara küçümseyerek bakan kaptan Wolf Larsen ile etik değerlere önem veren ve insan onurunu savunan, kazazede yazar Van Weyden’in arasındaki ilişki anlatılılır. Eleştirmenler, London’un “Deniz Kurdu”ndaki Larsen tiplemesi beslediği ve saklamaya gerek duymadığı sempatisi yüzünden suçladılar. Eleştirmenlere göre London, ünlü felsefeci Friedrich Nietzche’ye dayanarak üstün insan teorisini savunuyordu. 1904’te Ruslar ile Japonlar arasında çıkan savaşa muhabir olarak katılan London, resmi makamlardan izin almaksızın cephe içine kadar girdiği için Japonlar tarafından tutuklandı. Sonunda niyetinin sadece gazetecilik yapmak olduğu anlaşılarak serbest bırakılan yazan ülkesine döndükten bir yıl sonra Charmian Kittredge ile evlendi ve ABD’nin çeşitli bölgelerine giderek yaptığı konuşmalarda sosyalizm için taraftar toplamaya çalıştı.

Hitler Almanya’nın olduğu kadar dünyanın kaderini belirleyen düşüncelerini yaymaya çalışmaya başlamadan yıllar önce; 1906’da, Jack london’un faşizmin yayılışını öngördüğünün bildirgesi olan Demir Ökçe adlı romanı tamamladı. İşçi temsilcileri parlamento seçimlerini tamamladıktan sonra, sermaye sahiplerinin diktatörce iktidarı ele geçirmesini anlatan roman kamuoyunda büyük yankılar uyandırdı. 1905’ten sonra çıkan roman ve öykülerinde doğanın yabanıl yüzünü gösteren yazar, bunun en iyi örneğini “Beyaz Diş” ve “Yanan Günışığı” adlı çalışmalarıyla verdi.

Denize olan tutkusunu hiçbir zaman kaybetmeyen London, 1907’de karısıyla birlikte bir yelkenli ile çıktığı dünya turunu, planladığı biçime ulaşamasa bile iki yıl sonra erdirdi. Teknede yaşadığı yıllarda ünlü romanı “Martin Eden”ı yazdı. Zengin bir ailenin kızına aşık olan gemicinin sevdalı olduğunu kıza kendini kanıtlamak amacıyla edebiyata yönelmesini anlatan romanın kahramanı bu amacına ulaşsa bile ne yazık ki manevi olarak doyuma ulaşamaz. Hayatı boyunca alkole karşı verdiği mücadeleyi anlattığı Bir Alkoliğin Anıları’nı yazdığı sırada alkolle olan ilişkisini daha da derinleştirdi. Bu duruma bir de evliliğinde baş gösteren sorunlar ile çevresi tarafından anlaşılamadığı hissi de eklenince London, depresyona girdi. Girdiği bunalımdan kurtulamayan Jack London, 22 Ekim 1916’da Kaliforniya’da bulunan çiftliğinde kendini zehirleyerek yaşamına son verdi.

 

 

 

Emile Durkheim.jpg

 

 

Émile Durkheim

 

Durkheim, 15 Nisan 1858 tarihinde Epinal, Loren’de bir Yahudi Hahambaşı’nın oğlu olarak dünyaya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya’da bulundu. Fransa’ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887 Bordeaux Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1902 yılında Sorbonne Edebiyat Fakültesi’nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 yılında Buisson’un ölümü üzerine Sorbonne Eğitimbilim Profesörlüğüne getirildi.

Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte’un fiziği, Herbert Spencer’in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, “toplumsal olay” bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur.

Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.

Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.

Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim’in eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Comte’un takipçisidir. Toplumu, Tanrı yerine koymuştur. Burada kasıt inançlı bir kimse davranışlarda bulunurken Tanrı’sını nasıl gözetirse “birey”inde davranışlarda bulunurken toplumu aynı şekilde gözettiğidir.

15 Kasım 1917‘de Paris‘te ölmüştür.

 

 

 

 

 

 

Bertrand Russell

 

18 Mayıs 1872’de Trelleck’de, İngiltere’nin birçok devlet adamı yetiştirmiş olan köklü bir ailesinde doğan Russell, G. E. Moore ile birlikte analitik felsefenin İngiliz kurucularındandır. 1970’deki ölümüne dek akademisyen, politik eylemci, eğitimci, sosyal reformcu, özgür düşünür pasifist ve barışçı olarak yirminci yüzyıla damgasını vuran kişiliklerden biri oldu. Meclis’te yer aldı, evlilik ve ahlak karşıtı fikirleri, Birinci Dünya Savaşı karşıtlığı nedeniyle Cambridge, Trinity Koleji’ndeki derslerine son verildi, Amerikan üniversitelerinden atıldı ve hapsedildi; nükleer silahsızlanma için çağrılarda bulundu, ilerici bir okul kurdu, hakkında birçok dava açıldı, sonuncusu sekseniki yaşında olmak üzere dört kez evlendi, yıkıcı yaramaz çocuk konumundan, büyük bir felsefe ve edebiyat adamı olarak görülmeye, Nobel Ödülü almaya (1959) doğru yol aldı. Bu arada durmaksızın yazarak, hepsi de etkileyici ve çekici biçimde yazılmış, ciddi felsefi çalışmalar ve günlük gazete yazıları seli yarattı.

Başlıca ilk çalışması ve felsefeye yaptığı en kalıcı katkı matematiksel mantık alanında, A. N. Whitehead’le birlikte ortaya koyduğu, matematiği mantığa indirgemeye yönelik bir çalışma olan, anıtsal Principia Mathematica’dır (1910-13). Bir deneyci olduğundan, Russell bu mantıksal dilin değişkenlerinin deneyimlerimizle doldurulacağını öne sürdü. Matematikte bu değerler, sözgelimi ‘bir’, ‘iki’, ‘üç’ gibi sayıların ne anlama geldiğini biliyorsak onunla sağlanacaktı, bilimde ve günlük yaşamda ise deneyimle, duyu verileri ve zihinsel imgeler gibi şeylerle bilinebilen şeylerden oluşacaklardı. Matematikte ya da bilimsel ve günlük bilgideki her şey bu temel verilerden ‘mantıksal inşa’ yoluyla, ilki için Principia Mathematica’da diğerleri için Our Knowledge of the External World’de (1914: Dış Dünya Üzerine Bilgimiz), The Philosophy of Logical Atomism’de (1918: Mantıksal Atomculuğun Felsefesi ) ve Human Knowledge: Its Scope and Limits’de (1948: İnsan Bilgisi: Alanı ve Sınırları) gösterildiği gibi kurulacaktı.

Yaşamının erken bir döneminde Russell öğrenciler için felsefeye oldukça iyi bir giriş olan The Problems of Philosophy’yi (1912: Felsefe Sorunları) yayımlamış ve sonlarına doğru kendi yaşamının felsefi ilerlemesi için yararlı bir rehber olan My Philosophical Development’ı (1959: Felsefi Gelişimim) yayımlamıştır. Ayrıca Türkçede üç cilt olarak yayınlanmış olan History of Western Philosophy (Batı Felsefesi Tarihi) felsefe tarihine Russell’in bakış açısını göstermesi bakımından ilgiye değerdir.

 

 

 

Sigmund Freud, 1920

 

Sigmund Freud

 

Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana’ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.

Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Başlangıçta istemediği halde Goethe’nın yapıtlarından etkilenerek tıp okumaya karar verdi.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke’nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881’de tıp öğrenimini bitirdi. 1883’te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert’in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884’de kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884’te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)

Aldığı bir bursla 1885’te Paris’e gitti, Salpêtriê Hastanesi’nde, Jean Martin Charcot’nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot’dan çok etkilendi. (Yaşamım ve Psikanaliz ‘de Charcot’ya ne kadar düşkün olduğu görülür) Charcot’nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886’da yayımladı.

1886’da Paris’ten ayrılarak Berlin’e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana’ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887’de Dr. Bernheim’in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.

Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 – 1895 yılları arasında Charcot’nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.

1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer’le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess’le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud’un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897’de Oedipus Kompleksi, 1900’de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.

1908’te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud’un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902’den sonra “Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği”, adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud’un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904’de E. Bleuer’le yazışmaya başladı. 1907’de Bleuer’in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih’te Freud Derneği’ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi’ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD’ye yolculuk etti. Freud, 1910 – 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.

1923’de kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938’de Naziler’in Viyana’ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya’yı terk etmek zorunda kalarak Londra’ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud’a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones’un 1953’te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud’un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.

 

 

 

 

Alfred Adler

 

Avusturya Penzing’de doğdu ve Viyana’da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895’te mezun oldu. Pratisyen hekim olarak çalıştığı ilk doktorluk yıllarından başlayarak hastayı çevresiyle ilişkileri içerisinde ele almak gerektiğini vurguladı ve bireyle ilgili sorunlara yönelik insancıl, bütünselci ve organik bir yaklaşım geliştirdi. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902’de Sigmund Freud ile tanıştı, öğrencisi oldu ve birlikte Adler’in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu’nu kurdular. Bir süre sonra Freud ile fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Adler’in Organların Yetersizliği kitabından sonra tamamen uzlaşılmaz bir hale geldi ve 1911’de, Adler, izleyicileriyle beraber Freud’u açıkca eleştirerek bireysel psikolojiyi geliştirmeye başladı.

Hans Vaihinger’in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak “Erkeksi Başkaldırı” ile organik aşağılık ve telafi teorisini geliştirdi (bkz. Aşağılık kompleksi). Adler, Freud’un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911’deki Weimar Psikanaliz Kongresi’nde aleni oldu. Adler, Freud’un inandığı seks içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud’un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve 1912’de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu’nu kurdu.

1912’de ana fikirlerini tanımladığı Über den Nervösen Charakter kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler’e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi. Üstünlük çabası ve anne baba baskısı önemli.

I. Dünya Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930’lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921’den itibaren bir takım çocuk rehberliği klinikleri kurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sık sık okutman, 1927’de Kolombiya Üniversitesi’nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler’in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung’unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.

1934’te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler’in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935’te Long Island Tıp Kolej’ine Profesör olarak Avusturya’dan ayrıldı. 28 Mayıs 1937’de, İskoçya’nın üniversite kenti Aberdeen’de, yolda giderken ansızın yere yığılıp kalmış, hemen sonrasında da kalp sektesine uğrayarak yaşama gözlerini yummuştur.